Özet: İşveren, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak zorundadır. Olayın özelliğine göre kusur raporu alınmalı, kusur saptanırsa sonuca göre sorumluluk tespit edilmelidir.

Y.HGK. E: 2012 / 21 -1121 K: 2013/ 386 T:20.03.2013

 

Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Diyarbakır 2. İş Mahkemesi’nce davanın

kısmen kabulüne dair verilen 04.11.2010 gün ve 2009/298 E, 2010/817 K. Sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 27.09.2011 gün ve 2011/1991 E., 2011/7351 K.sayılı ilam ile;

 

“ … Dava 17.12.2004 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi

istemine ilişkindir.

 

Mahkemece sigorta tahsisleri peşin sermaye değeri ile karşılandığında davacıların maddi tazminat istemlerinin reddine, manevi tazminat

istemlerinin ise kısmen kabulüne karar verilmiş ve karar süresinde taraflar vekillerince temyiz edilmiştir.

 

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, davacılar murisinin 06.05.1985 tarihinde hat işçisi olarak çalışmaya başladığı, en son elektrik tesisat

işletme bakım ustası olarak çalışmaktayken 17.12.2004 tarihinde saat 16:30 sularında iş yerinde kalp krizi geçirerek koroner arter daralmasına

bağlı myokard infarktüsü sonucu öldüğü, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ölüm olayının iş kazası olarak kabul edilmemesi nedeniyle,

açılan dava üzerine Ankara 11. İş Mahkemesi’nin 10.04.2008 gün ve 2006/275 E. 2008/219 K. Sayılı ilamı ile sigortalının kalp krizi sonucu

ölümü olayının iş kazası olduğunun tespitine karar verildiği ve kararın Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nce onanarak kesinleştiği tazminat davasında 

mahkemece kusur incelemesi yapılmadan maddi ve manevi tazminat istemleri hakkında karar verildiği anlaşılmaktadır.

 

İşverenin, tazminattan sorumlu tutulması giderek, tazminat miktarının belirlenmesi; İş Kanunu'nun 77. Maddesi ile İş Sağlığı ve Güvenliği

Yönetmeliğinin öngördüğü önlemlerin iş yerinde alınmış olup olmadığının saptanması ile mümkündür bu yön ise, başka bir anlatımla,

işverenin kusurlu olup olmadığı, varsa kusur oranının, uzman bilirkişiler tarafından düzenlenecek kusur raporu ile tespit edilmesini

gerektirmektedir. Oysa mahkemenin murisin kalp krizi sonucu öldüğü gerekçesiyle kusur raporu almadan karar verdiği açık seçiktir.

 

Öte yandan olayın iş kazası olduğu tartışmasız olup, kalp krizinde kişinin yaşının, beslenme şekli ve kültürünün, genetik özelliklerinin

ve bünyevi yapısının, tütün bağımlılığı, alkol kullanımı, egzersiz durumunun, cinsiyetinin de faktör olduğu, sağlığının çeşitli faktörlerinin

bir araya gelmesiyle bozulabileceği, sigortalının bünyevi yatkınlığı ve genel sağlık faktörlerinin bir araya gelmesiyle enfaktüsünün ortaya

çıkabileceği ve bu durumun olayın uygun illi kısmi sebebi olabileceği gözetilerek kusurun ağırlığının değerlendirilmesinde dikkate alınması

gerekir.

 

Yapılacak iş; iş yeri hekimliği, iş gücü sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman olan bir kardiyoloğun da yer alacağı bilirkişi heyetinden

kusur raporu almak, verilen raporu dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirerek çıkacak sonuca göre karar vermektir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır”

 

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

 

Temyiz eden: taraf vekilleri

 

HUKUK GENEL KURULU KARARI

 

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği

görüşüldü: 

 

Dava, iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

 

Davacılar G., H., E., S., ve R. Vekili dava dilekçesinde özetle; davacılardan G.’nün kocası, diğerlerinin babası olan sigortalının davalıya ait

iş yerinde işletme şefi olarak görevlendirildiğini, 17.12.2004 tarihinde arazide bulunan hatlardaki arızalar giderilip iş yerine geri dönülmesi ve

rahatsızlanmasından sonra hastaneye yetiştirildiğinde geçirdiği kalp krizi sonucunda solunumunun ve diğer yaşamsal faaliyetlerinin hastaneye

ulaştırılmasından önce durmuş ve böylece ölmüş olduğunun belirlendiği, davalı Kurumca olayın iş kazası olmadığı gerekçesiyle davacıların gelir

bağlanması talebinin reddi üzerine açılan davada sigortalının ölümü ile sonuçlanan olayın iş kazası olduğunun tespitine karar verildiğini, davacıların

bu iş kazası sonucu desteklerini yitirmeleri nedeni ile tazminat hakları doğduğunu beyanla maddi tazminat ve birleşen dava dilekçesi ile

manevi tazminat taleplerinin kabulünü istemiştir.

 

Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; zararı doğuran sigorta olayı ile netice arasında illiyet bağı bulunması gerektiğini, oysa sigortalının ölüm

nedeni kesin olarak tespit edilmediği gibi ölümün iş yerinde meydana gelmediğini, ayrıca yürütülmekte olan iş dolayısıyla meydana geldiği de

tespit edilemediğinden iş verenin sorumluluğunu gerektirecek koşulların oluşmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

 

Yerel mahkemece, sigortalının ölümü ile sonuçlanan olayın iş kazası sonucu meydana geldiği, olayın meydana gelmesinde davalı veya sigortalının

kusuru bulunmadığının kabulü ile davacıların tüm zararı SGK tarafından karşılandığından maddi tazminat talebinin reddine, manevi

tazminat talebine ilişkin birleşen davanın ise kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Daire tarafından yukarıda açıklanan

gerekçelerle bozulmuş, mahkemece olayın niteliği ve oluş şekli gözönüne alındığında sigortalı veya davalıya kusur yüklenemeyeceği gerekçesiyle

direnme kararı verilmiştir.

 

Direnme kararı taraf vekillerince temyiz edilmiştir 

 

Uyuşmazlık, iş kazası sonucu ölen sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi tazminat taleplerine ilişkin davada iş verenin kusur durumuna

ilişkin olarak rapor alınması gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

 

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle, davacılardan S.’nın yargılama sırasında ergin (reşit) olması nedeniyle daha

önce velisi tarafından küçük adına velayeten verilen vekaletnamenin geçerli olup olmadığı; bu bağlamda küçük adına velisi tarafından velayeten

verilen vekaletnamenin küçüğün ergin (reşit) olması ile sona erip ermeyeceği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.

 

Bilindiği üzere, çocuk dava sırasında ergin (reşit) hale gelirse, kanuni mümessilin temsil görevi sona erer ve davaya (ergin olan) çocuk devam

eder. Rüştün gerçekleşmesinde sonra kanuni mümessilin yaptığı işlemler (çocuk onay (icazet) vermezse ) geçersizdir. Eğer kanuni mümessil, çocuk

ergin (reşit) olmadan davayı takip için vekil tayin etmişse, rüşt ile birlikte vekilin görevi sona ermez. Zira, kanuni mümessilin atadığı vekil zaten

çocuk adına (çocuğu temsilen) seçilmiştir. (Ejder Yılmaz, Çocuk Hakları Açısından Çocuğun Davada Temsilinin ve İradesinin Önemi, Dokuz Eylül

Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.11, Özel Sayı, s. 829; Aynı yönde görüş için bkz. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. II, 2001, s.

1336, 1337).

 

Şu hale göre, reşit olmayan çocuğu temsilen düzenlenen vekâletname ile verilen vekalet görevi çocuğun ergin(reşit) olmasıyla sona ermeyeceği

gibi çocuğun (reşit) olmasından sonra yapılan işlemler ancak onun icazeti olmadığı durumda geçersiz hale geleceğinden somut olayda da küçüğün

ergin(reşit) olduktan sonra kendisi adına yapılan işlemlere icazet etmediği yönünde bir irade bildirimi olmadığı gibi, vekalet ilişkisinin sona

erme hallerinin düzenlendiği (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 396 ve 397.) 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 512 ve 513. Maddesinde ki

vekaletten azil, istifa durumları veya ölüm, iflas veya ehliyetin kaybı halleri de bulunmadığına göre ergin(reşit)çocuk ile vekili arasındaki ilişkinin

devam ettiğinin kabulü gerekir.

 

Kaldı ki, kendisi ergin(reşit) olduktan sonra yapılan işlemlere icazeti olmadığını bildirmemiş olan küçüğün sonraki işlemler için kendi adına

düzenlenecek vekâletname ile aynı avukatı ya da bir başka avukatı vekil olarak ataması da olanaklıdır.

Açıklanan nedenlerle, ön sorunun reddi ile işin esasının incelenmesine oy çokluğu ile karar verilmiş, ön sorun bu şekilde aşıldıkta sonra, Hukuk

Genel Kurulu’nca işin esasına yönelik temyiz itirazının incelenmesine geçilmiştir.

 

İşin esasının incelenmesinde;

Geniş anlamıyla sorumluluk kavramı, bir kişinin başka bir kişiye verdiği zararı giderme yükümlülüğü olarak açıklanmıştır. Hukuki anlamda

sorumluluk ise, taraflar arasındaki borç ilişkisinin zedelenmesi sonucu doğan zararın giderilmesi (tazmin edilmesi) yükümlülüğünü içerir.

 

İş yerinde meydana gelen iş kazaları nedeni ile iş verenin hukuki sorumluluğunun niteliği Yargıtay’ın önceki kararında da benimsediği görüşe göre, 

kusura dayanmaktadır. Olay tarihinde yürürlükte bulunan Türk Hukuk Sistemi uyarınca özel bir düzenleme söz konusu olmadıkça asıl

olan kusur sorumluluğudur. Bu durumda, iş verenin kusurlu eylemi ile zarar arasında uygun bir illiyet bağı yoksa iş verenin sorumluluğundan

söz edilemez.

İlliyet bağı sorumluluğunun temel öğesidir. Zararla eylem arasında illiyet bağının mevcut olması, zararın eylemin bir neticesi olarak ortaya çıkması,

yani eylem olmadan zararın meydana gelmeyeceğinin kesin olarak bilinmesidir. Hiçbir hukuk düzeni mantık yasalarına göre mevcut olmayan

illiyeti yaratamaz. Mantık bakımından bu illete sonsuz zincir halinde neticeler bağlanabilir. Hukuki netice olarak zararın tazmin sorumluluğunun

kabulü için, bir sebebe illi olarak bağlanan neticeler silsilesinin içinde hangi kesimin gerekli ve yeter olacağını belirlemek yine hukuk düzeninin

görevidir. (Tandoğan Haluk, Mesuliyet, s.74 ).

 

Kusur sorumluğunda üç halde illiyet bağı kesilebilir. Bunlar, mücbir neden ile zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurudur. Öğretide,

illiyet bağını kesen nedenlerin bütün sorumluluk halleri için geçerli olduğu vurgulanmaktadır. Kusurlu olmadığı halde iş verenin meydana gelen

zarardan sorumlu tutmak adalet ve hakkaniyet duygularını incitir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18.03.1987 tarih ve

1986/9-722 E., 203 K. Sayılı Kararı da aynı doğrultudadır. 

 

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, iş hukukunda iş kazasından ve meslek hastalığından dolayı açılan sorumluluk davalarının kendine özgü ilke

ve kuralları bulunmaktadır. Kazadan dolayı meydana gelen zarardan iş verenin sorumlu tutulabilmesi için öncelikle taraflar arasında bir hizmet

akdi ilişkisinin bulunması ve olayın iş kazası olması gerekmektedir.

Ancak olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, iş verenin her durumda bu kazadan sorumlu tutulmasını gerektirmez. Sosyal Sigortalar Hukuku

kapsamında bir iş kazasından iş verenin sorumlu olması için kaza iş verenin iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne

aykırı davranışı veya ihtimal göstermesi sonucu meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir deyişle, oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için iş verenin

kusurunun kanıtlanmış olması gerekir.

 

Hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sıkı iş ilişkisi, işçi yönünden işverene içten bağlılık (sadakat borcu), işveren yönünden işçiyi korumak ve

gözetmek borcu şeklinde ortaya çıkar. Gerçekten işçi, işverenin işi ve işyeri ile ilgili çıkarlarını korumak, çıkarlarına zarar verebilecek 

davranışlardan kaçınmak, buna karşı işveren de işçinin kişiliğine saygı göstermek, işçiyi korumak, işyeri tehlikelerinden zarar görmemesi için iş sağlığı ve

güvenliği önlemlerini almak, işçinin özlük hakları ve diğer maddi çıkarlarının gerektirdiği uygun bildirimlerde ve davranışlarda bulunmak, işçinin

çıkarına aykırı davranışlardan kaçınmakla yükümlüdür.

 

Sanayi ve teknolojideki gelişmeler, yeni işletmelerin açılması, fabrikaların kurulması işyerlerinde makineleşmenin artmasına yol açmış, bu

durum iş kazaları ile meslek hastalıklarında artışlara neden olmuştur. Bu gelişme, işyerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin daha etkili şekilde

alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. İşveren, gözetme borcu gereği çalıştırdığı işçileri iş yerinde meydana gelen tehlikelerden korumak, onların yaşam, bedensel ve ruhsal sağlık

bütünlüklerini korumak için iş yerinde teknik ve tıbbi önlemler dahil olmak üzere bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı tüm önlemleri

almak zorundadır.

 

2709 sayılı T.C. Anayasası’nın konuya ilişkin “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. Maddesinde:

“Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

 

Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi

tutulamaz” hükmü getirilerek, yaşama hakkı güvence altına alınmış, bu yasal güvencenin yaşama geçirilmesinde İş ve Sosyal Güvenlik Mevzuatında

da işçilerin korunması, işin düzenlenmesi, iş güvenliği, sosyal düzen ve adaletin sağlanması düşüncesi ile koruyucu bir takım hükümler getirilmiştir.

Olay tarihinde yürürlükte bulunan, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 332. Maddesinde “ İş sahibi, aktin özel halleri ve işin mahiyeti noktasından

hakkaniyet dairesinde kendisinden istenebileceği derecede çalışmak dolayısıyla maruz kaldığı tehlikelere karşı icap eden tedbirleri ittihaza ve

münasip ve sıhhi çalışma mahalleri ile işçi ile birlikte ikamet etmekte ise sıhhi yatacak bir yer tedarikine mecburdur.

 

İş sahibinin yukarıdaki fıkra hükmüne aykırı hareketi neticesinde işçinin ölmesi halinde onun yardımından mahrum kalanların bu yüzden

uğradıkları zararlara karşı isteyebilecekleri tazminat dahi akde aykırı hareketten doğan tazminat davaları hakkındaki hükümlere tabii olur. “hükmü

düzenlenmiştir.

 

Ancak, gelişen teknoloji karşısında bu hüküm yetersiz kalmış, nitekim yasa koyucu, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 332. Maddesinin karşılığı

olarak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. Maddesinin 2.fıkrasını düzenlemiştir.

 

Anılan fıkrada “işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli olan her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak;

işçilerde iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü

önleme uymakla yükümlüdür.” Hükmü yer almaktadır.

 

Bu fıkra ile, işveren, işçinin yaşam, sağlık ve bedensel bütünlüğünü korumak için gerekli önlemleri alma yükümlülüğü öngörülmektedir. Burada,

işverenin özellikle iş kazalarına karşı gerekli önlemleri alma yükümlülüğü söz konusudur. Buna göre “ işveren, hizmet ilişkisinin ve yapılan

işin niteliği göz önünde tutulduğunda, hakkaniyet gereği kendisinden beklenen, deneyimlerin zorunlu kıldığı, teknik açıdan uygulanabilir ve işyerinin

özelliklerine uygun olan önlemleri almakla yükümlüdür.

 

Aynı maddelere paralel olarak, 4857 sayılı İş Kanunu’nun “ İşverenlerin ve İşçilerin Yükümlülükleri” kenar başlıklı 77. Maddesinin 1.fıkrasında

da benzer bir düzenlemeye yer verilmiştir. Bu fıkraya göre “işverenler işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi

almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.”

Yine İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü’nün 2. Maddesi “Her işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için, bu Tüzükte

belirtilen şartları yerine getirmek, araçları noksansız bulundurmak, gerekli olanı yapmakla yükümlüdür.” 4. Maddesi ise “…işverenin, işyerinde,

teknik ilerlemelerin getirdiği daha uygun sağlık şartlarını sağlaması; …iş kazlarını önlemek üzere işyerinde alınması ve bulundurulması gerekli

tedbir ve araçların ve alınacak diğer iş güvenliği tedbirlerini devamlı surette izlemesi esastır” düzenlemeleri ile işverenin işyerinde, işçi sağlığı

ve iş güvenliği ile ilgili her türlü tedbirleri alması ve izlemesi gerektiğini belirtmektedir.

Bundan başka işveren, mevzuatta öngörülmemiş olsa dahi bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak

zorundadır. Bilim, teknik ve örgütlenme düşüncesi yönünden alınabilme olanağı bulunan, yapılacak gider ve emek ne olursa olsun bilimin,

tekniğin ve örgütlenme düşüncesinin en yeni verileri göz önünde tutulduğunda, işçi sakatlanmayacak, hastalanmayacak ve ölmeyecek ya da bu

kötü sonuçlar daha da azalacaksa her önlem işverenin koruma önlemi alma borcu içine girer.

 

Bu önlemler konusun da, işvereni, işyerini yeni açması nedeniyle tecrübesizliğini, bilimsel ve teknik gelişmeler yönünden bilgisizliğini, ekonomik

durumunun zayıflığını, benzer işyerlerinde bu iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını savunarak sorumluluktan kurtulamaz. Gerçekten

çalışma hayatında süregelen kötü alışkanlık ve geleneklerin varlığı işverenin önlem alma borcunu etkilemez. İşverenlerce, iş güvenliği açısından

yaşamsal önem taşıyan araç ve gereçlerin işçiler tarafından kullanılması sağlandığında, kaza olasılığının tamamen ortadan kalkabileceği de tartışılmaz

bir gerçektir.

 

Nitekim mevzuatta bulunan bir kısım boşluklar bu kez kanun koyucu tarafından 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile doldurulmaya çalışılmıştır.

İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 37. Maddesiyle 4857 Sayılı Kanun'un 77. ve devamı bir kısım maddeler yürürlükten kaldırılarak, iş

sağlığı ve güvenliği konusunda yeni düzenlemeler getirilmesi amaçlanmıştır.

 

Buna göre, 6331 Sayılı Kanun'un “ İşverenin Genel Yükümlülüğü” kenar başlıklı 4. Maddesinde: “İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede;

a) Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin

sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.

b) İş yerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.

c) Risk değerlendirmesi yapar ve yaptırır.

d) Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır.” hükmü

düzenlenmiştir.

 

Aynı Yasanın 5. Maddesinde de risklerden korunma, ilkeleri düzenlenmiştir. Buna göre madde de “İşverenin yükümlülüklerinin yerine

getirilmesinden aşağıdaki ilkeler göz önünde bulundurulur: 

a) Risklerden kaçınmak,

b) Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek,

c) Risklerle kaynağından mücadele etmek,

d) İşin kişilere uygun hale getirilmesi için iş yerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde özen göstermek,

özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkileri önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek,

e) Teknik gelişmelere uyum sağlamak,

f) Tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek,

g) Teknoloji, iş organizasyonu çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel

bir önleme politikası geliştirmek

h) Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine öncelik vermek,

i) Çalışanlara uygun talimatlar vermek” hükmü yer almaktadır.

Bu aşamada, yukarıda açıklanan mevzuatın ışığı altında işverenin iş kazalarındaki hukuki sorumluluğunun da tartışılması gerekmektedir.

Bu noktada, iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle işverenin sorumluluğunun hukuki niteliği konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür.

 

Öğretideki yazarların bir kısmı, işverenin işçiyi gözetme borcundan kaynaklanan sorumluluğunun, kusur sorumluluğuna dayandığını savunurken,

diğer bir kısmı kusursuz sorumluluk esasına dayandığını ileri sürmüşlerdir.

 

Kusursuz sorumluluk, genellikle olumsuz bir biçimde sorumlu kişinin kusurunu gerektirmeyen bir sorumluluk olarak tanımlanır. Öğreti ve uygulamada,

bu tür sorumluluğa objektif sorumluluk, sonuç sorumluluğu veya sebep sorumluluğu da denilmektedir.

 

19. yüzyılın ortalarına doğru başlayan endüstri devrimiyle ortaya çıkan yeni buluşlar ve makineleşmenin artması, işyerleri ve üretim faaliyetlerinin

çoğalması, kişiler arasında ilişkilerin artması, yeni, ağır ve büyük tehlikelerle karşılaşması karşısında kusura dayanan sorumluluk sistemi

yalnız başına zarar görenlere etkili bir koruma sağlamakta yetersiz kaldığından, yasalara kusursuz sorumluluk ya da tehlike esasına dayanan

sorumluluk hükümleri konulması zorunluluğu duyulmuştur.

 

İş kazalarında kusursuz sorumluluğa dayanan çevreler de görüş birliğinde olmadıklarından, kimileri yasa boşluğu olduğundan savunmuş,

kimileri de kusursuz sorumluluğu hakkaniyet ilkesi, tehlike ilkesi veya objektif sorumluluk ilkesi esaslarına dayandırılmışlardır.

 

Kusur sorumluluğu ise, sorumluluk hukukun temeli ve en yaygın şeklidir. Kusur sorumluluğunda, sorumluluğun doğması için zarar, illiyet bağı

ve hukuka aykırılık unsurları yanında kusur unsurunun da bulunması gerekir, kusur unsuru, sorumluluğun kurucu unsurdur. Bu sorumlulukta

kusur olmazsa, sorumluluk olmaz kuralı geçerlidir:

 

Olay tarihinde yürürlükte bulunan Türk Hukuk sisteminde aksine bir düzenleme olmadıkça işverenin iş yerinde meydana gelen iş kazası ve

meslek hastalığı nedeniyle hukuki sorumluluğu, kusura dayanmaktadır.

 

İşçinin, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu meydana gelen zararı nedeniyle işverenin hukuki sorumluluğu yasa ve içtihatlarla belirlenmiş ayrıksı

durumlar dışında ilke olarak hizmet (iş) sözleşmesinden doğan işçiyi gözetme borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluktur.

 

Zarar, işyeri koşullarından veya işletmeye özgü tehlikelerden doğmamış ve araya giren başka bir nedenden meydana gelmişse, bu durumda,

işveren zarardan sorumlu tutulmamalıdır. Başka bir anlatımla, işyeri koşullarından doğan tehlike ile zarar arasında uygun illiyet bağı (uygun neden-

sonuç bağı) yoksa işverenin sorumluluğu da yoktur.

 

Yargıtay uygulamalarına göre, kusur sorumluluğunda illiyet bağı; mücbir sebep, zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusuru nedeniyle kesilebilir.

Bu gibi hallerde işverenin sorumluluğuna gidilmesi mümkün değildir. 

 

Öğretide ve uygulamada bütün bu tartışmalardan sonra, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 332. Maddesinin karşılığı olarak düzenlenen 6098

sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 417. Maddesinin 2.fıkrasında “işveren, iş yerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi

almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçilerde iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlü” olacağı

belirtilerek, İş Kanunu’nun 77/1. Maddesiyle bütünlük sağladığı gibi, 3. Fıkrasında “işverenin yukarıdaki hükümler dahil kanuna ve sözleşmeye

aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini sözleşmeye aykırılıktan

doğan sorumluluk hükümlerine tabi” olduğu hükme bağlanmak suretiyle, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusunda tartışmalar sona erdirilmiş, sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüm ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde, sözleşmeden doğan sorumluluk

hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür.

 

İşverenin, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 77.maddesindeki gözetme borcuna ve 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. Maddesindeki

genel yükümlülüklerine, 5. Maddesindeki risklerden korunma ilkelerine aykırı davranışlarının, işverenin kusurlu olarak sayılması gerekmektedir.

Anılan maddelerde işverenin sorumluluğu, sözleşmeden doğan kusuru olarak sayılması gerekmektedir. Anılan maddelerde işverenin sorumluluğu,

sözleşmeden doğan kusura dayanan sorumluluktur.

 

Sonuç olarak belirtilmelidir ki, meydana gelen zarardan işverenin sorumlu tutulabilmesi için öncelikle, taraflar arasında bir hizmet akdi ilişkinsin

bulunması ve olayın iş kazası olması gerekmektedir. Ancak olayın iş kazası olarak nitelendirilmesi, işverenin her durumda bu kazadan sorumlu

tutulmasını gerektirmediğinden, Sosyal Sigortalar Hukuku kapsamında bir iş kazasından işverenin sorumlu olması için, işverenin iş

güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalı, diğer

bir deyişle, oluşan kazadan sorumlu olabilmesi için işverenin kusurunun kanıtlanmış olması gerekmektedir.

 

Görüldüğü üzere, işverenin tazminattan sorumlu tutulabilmesi, İş Kanunu’nun olay tarihinde yürürlükte olan 77. maddesi ile İş Sağlığı ve Güvenliği

Yönetmeliğinin öngördüğü önlemlerin işyerinde alınmış olup olmadığının saptanması ile mümkün olup, işverenin kusurlu olup olmadığı ve

varsa kusur oranının uzman bilirkişiler tarafından düzenlenecek kusur raporu ile tespit edilmesi gerekmektedir.

 

Somut uyuşmazlıkta, davacılardan G.'nin kocası, diğerlerinin babası olan sigortalının işletme şefi olarak görevlendirildiği, 17.12.2004 tarihinde

arazideki elektrik hatlarındaki arızaların giderilip, saat 15:00 sıralarında işyerine dönülmesi sırasında, rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğünde

geçirdiği kalp krizi sonucu hastaneye ulaştırılmasında önce öldüğü, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından ölüm olayının iş kazası olarak kabul

edilmemesi nedeniyle, açılan dava üzerine Ankara 11.İş Mahkemesinin 10.04.2008 gün ve 2006/275 E., 2008/219 K.sayılı ilamıyla sigortalın kalp

krizi sonucu ölümü olayının iş kazası olduğunun tespitine karar verdiği ve kararın onanarak kesinleştiği, diğer bir ifade ile olayın iş kazası olduğu

konusunda uyuşmazlık bulunmadığı anlaşılmıştır.

 

Yukarıda belirtildiği üzere, iş kazasından doğan maddi ve manevi tazminattan işverenin sorumlu tutulabilmesi için olayın iş kazası olması yeterli

olmayıp, işverenin, iş güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal gösterdiğinin kanıtlanması

gerekmektedir.

 

İşverenin kusurlu olup olmadığı, varsa kusur oranın, ancak uzman bilirkişiler tarafından düzenlenecek kusur raporu ile tespit ve kanıtlanması

mümkün olup, mahkemece murisin kalp krizi sonucu öldüğü gerekçesiyle kusur raporu alınmadan karar verilmesi isabetsizdir.

Bu nedenle, mahkemece öncelikle; işverenden davacının şahsi sicil dosyasının tümü getirtilerek, işverenin sigortalının periyodik sağlık muayenelerini

yaptırıp yaptırmadığı, bu muayenelerde kalp rahatsızlığı ile ilgili bir bulguya rastlanıp rastlanmadığı, şahsi dosyada “kalp rahatsızlığı”

nedeniyle alınmış bir istirahat raporunun bulunup bulunmadığı, ölüm olayından önceki tarihlerde sigortalının bünyesini zorlayacak bir çalışma

yaptırılıp yaptırılmadığı, olay günü sigortalıyı işyerinde rutin dışında bir gerginlik ve stres içine sokacak bir olayın cereyan edip etmediği, araştırılarak,

işyeri hekimliği, işgücü sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman olan bir kardiyologun da yer alacağı bilirkişi heyetinden iş kazası ile işverenin

eylemi arasında illiyet bağı bulunup bulunmadığı, illiyet bulunuyorsa kalp krizinin oluşumunda işverenin kusurunun bulunup bulunmadığının

saptandığı, kusuru mevcut ise kusurunun ağırlığının değerlendirildiği kusur raporu alınmalıdır.

 

Belirtilmelidir ki, alınacak raporun: işverenin, çalışanların işle ilgi sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olması nedeniyle, işçilerin hayatı

için gerekli tedbirleri alması, gerekli tedbirlerin alınmamasının işverenin kusuru olduğu ve özellikle, somut uyuşmazlık yönünden, kalp krizinden

kişinin yaşını beslenme şekli ve kültürünün, genetik özelliklerinin ve bünyevi yapısının, tütün bağımlılığı, alkol kullanımı, egzersiz durumunun,

cinsiyetinin de faktör olduğu, sağlığının çeşitli faktörlerinin bir araya gelmesiyle bozulabileceği, sigortalının bünyevi yatkınlığı ve genel sağlık durumunun

bir araya gelerek miyokart enfarktüsünün ortaya çıkabileceği ve bu durumun olayın uygun illi kısmi sebebi olabileceğinin gözetildiği; ayrıca

işyerinde çalışma şartlarının kalp krizini tetikleyip tetiklemeyeceğinin belirlendiği ve bu hususların kusurun ağırlığının değerlendirilmesinde

dikkate alındığı bir rapor niteliğini taşıması gerekmektedir.

 

Sonuç olarak, mahkemece, işyeri hekimliği, işgücü sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman olan bir kardiyoloğun da yer alacağı bilirkişi heyetinden 

İş Kanununun 77.maddesinin öngördüğü koşulları göz önünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken

İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi

önlemler aldığı, hani önlemleri almadığı, alının önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelenmek suretiyle, ölen işçinin

işyerinde çalışma şartlarının kalp krizini tetikleyip tetiklemeyeceğinin belirlendiği ve iş kazası ile işverenin eylemi arasında illiyet bağı bulunup

bulunmadığı, illiyet bulunuyorsa kalp krizinin oluşumunda işverenin kusurunun bulunup bulunmadığının saptandığı, kusuru mevcut ise kusurunun

ağırlığının değerlendirildiği kusur raporu alınarak, dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirerek çıkacak sonuca göre karar verilmelidir.

Bu nedenlerle, kusur raporu alınmaksızın, olayın niteliği ve oluş şekli göz önüne alındığında sigortalı veya davalıya kusur yüklenemeyeceği

gerekçesiyle manevi tazminat talebinin reddine dair kararda direnilmesi isabetsizdir.

O halde, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya

aykırıdır.

 

Bu nedenle, direnme kararı bozulmalıdır.

 

SONUÇ

Taraf vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 Sayılı

Kanun'un 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk

Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA,

 

istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, sair temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, 5521 Sayılı

Kanun'un 8/son maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 20.03.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

518 İSTANBUL BAROSU DERGİSİ • Cilt: 89 • Sayı: 2 • Yıl: 2015